Immanuel Kant’ın 302. Doğum Günü
Fasulye Konuşması, 22 Nisan 2026, Berlin
Dr. Mahmut Kuyumcu

Değerli konuklar, hanımefendiler ve beyefendiler, sevgili dostlar,
Geleneksel “Fasulye Konuşmamın” başlığı: Dört Dünya Bilgesi: Sokrates, Buda, Konfüçyüs ve Kant. Uzak Doğu’dan değil de Güneydoğu Anadolu’dan, yani Yukarı Mezopotamya’dan gelen biri olarak, bu konu seçimime dair izninizle bir kaç söz söyleyeyim.
Bundan yaklaşık 60 yıl önce, ‘Studium Generale’ dersleri kapsamında Avrupa Aydınlanma Hareketi anlatılırken Immanuel Kant’ın adını duymuştum, ancak o zamandan beri eserleriyle pek ilgilenme fırsatım olmamıştı. Öte yandan, zaman zaman Buda ve Laotse’nin, kısmen de Konfüçyüs’ün dünya görüşleri üzerine okumalar yapmıştım.
Geriye dönüp baktığımda, bu konunun temelinin Ağustos 2024’te atıldığını görüyorum. O dönemde derneğimizin Lüneburg gezisine misafir üye olarak katılmış ve Doğu Prusya Eyalet Müzesi’nde Kant’ın 300. doğum günü şerefine düzenlenen özel sergiyi gezme şansı bulmuştum. Küratör Dr. Tim Kunze’nin yönetiminde – ki kendisi bu akşam aramızda bulunuyor – Kant’ın şahsi eşyaları ve döneminin önemli kültürel eserleri etkileyici bir şekilde sergilenmişti. İşte burada sergi

salonlarından birinin fotoğrafı. Burada, duvardaki bir resmi gördüğüm an, adeta elektrik çarpılmışa döndüm:

Karakteristik tasvirlerinden bu dört tarihi şahsiyeti açıkça teşhis etmek mümkündü – Sokrates, Buda, Konfüçyüs ve Kant!
Bildiğiniz üzere bu üç antik dev isim, iki bin yılı aşkın süredir insanlık düşüncesine yön vermektedir. Ancak bu resmin verdiği bir mesaj da şuydu: Modern çağda bu mertebeye erişebilen tek isim Immanuel Kant’tır! Eserin Uzak Doğu kökenli ve tarihi statüsü olduğu aşikârdı. Fakat normalde Uzak Doğu geleneğinde – şuradaki resimde

veya buradakinde

görüldüğü gibi– sadece Buda, Konfüçyüs ve Laotse birlikte resmedilir; ama bir Batılı düşünürle

asla! İşte tüm bunlar, Kant’a olan ilgime yepyeni ve özel bir ivme kazandırdı.
Geleneksel “Gümüş Fasulye” nin bugünkü görevi bana tevdi ettikten kısa bir süre sonra kararımı vermiştim: Bir madencinin bile bu sanat eseri hakkında detaylı bilgiler edinmesi pekala mümkün olmalıydı.
Sunumumu şu şekilde planladım:
- İlk olarak sizlere tarihsel bağlamı özetleyecek ve bu resimli ruloyu hazırlatan Japon filozof Inoue Enryō’yu tanıtacağım.
- Ardından, bu dört dünya bilgesinin ortak noktalarını ele alacağım.
- Son olarak ise Immanuel Kant’ın siyasi ve felsefi mirasını kısaca hafızalarımızda tazeleyeceğim; ve tüm bu konuları bir deneme üslubuyla sunacağım.
Modern Japonya’nın temelleri 19. yüzyılın ikinci yarısında atılmıştır1. 1854 yılında Japonya, yaklaşık 250 yıl süren ve neredeyse mutlak bir dışa kapalılıkla geçen dönemine son verdi. Bunun somut tetikleyicisi, limanlarının ticarete açılması için Amerikan savaş gemilerinin uyguladığı baskı olsa da, daha önceden ülkenin iç dinamiklerinde feodal ve sınıfsal toplumu aşmaya yönelik bir hareket zaten oluşmuştu. Reform yanlısı bu elit kesim, 1868 yılında henüz 15 yaşındaki yeni imparator Mutsuhito’yu kendi yanlarına çekmeyi başardı. Genç Tenno, kadim bir geleneği sürdürerek hükümdarlık sürecine yeni bir isim verdi: Meiji – yani Türkçesiyle “Aydınlanmış Yönetim2“.
Bundan yaklaşık seksen yıl önce Immanuel Kant, meşhur “Aydınlanma Nedir?” makalesini yayımlamıştı; şimdi ise Japonya, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca bu yeni düsturla yönetilecek, siyasi ve toplumsal olarak temelden reforme edilerek modern çağa taşınacaktı.
Yeni yönetim sürecinin ilanın hemen ardından, aralarında beş kadının da bulunduğu 100’den fazla kişiden oluşan bir hükümet heyeti1,3, teknik, bilim ve sanat alanındaki gelişmeleri yerinde incelemek üzere iki yıl boyunca ABD ve Avrupa’yı kapsayan bir geziye çıktı. Buna paralel olarak Batılı uzmanlar Japonya’ya davet edildi. Japonologlar, Batı kültürünün müteakip resepsiyonunu isabetli bir şekilde “baş döndürücü bir hızla” gerçekleşen bir süreç olarak tanımlamaktadır4.
Aşağıdaki açıklamalarım genel olarak, Japon filozof Inoue Enryō üzerine doktora yapmış olan Rainer Schulzer’in “Felsefe Bahçesindeki Dört Dünya Bilgesi5” adlı kitabına dayanmaktadır6.

Inoue Enryō,

1881 yılında, kısa bir süre önce kurulmuş olan Tokyo Üniversitesi bünyesinde yeni açılan felsefe bölümünün ilk ve tek öğrencisiydi. Temel ders kitabı, Alman filozof Albert Schwegler’in “Felsefe Tarihi Taslağı“ nın (Geschichte der Philosophie im Umriss) İngilizce çevirisiydi. 1885 yılındaki mezuniyet töreninde Inoue, felsefi bir tören düzenleyerek, sipariş üzerine hazırlattığı “Dört Dünya Bilgesi” resimli rulosunu ilk kez orada açtı.
Felsefe eğitiminden önce Budist rahiplik eğitimini tamamlamış olan Inoue, Batı’yı körü körüne taklit edenlerden değildi. Daha sonra ifade edeceği üzere, başlangıçta Budizm’de de tam bulamadığı “hakikati” arıyordu. Meraklı bir kişiliği vardı; modern bilim ile Budizm ve Konfüçyüsçülüğün bin yıllık düşünce sistemini eleştirel bir sentezle birleştirmeye çalıştı. Dönemdaşlarından bazıları Kant yerine İsa’yı tercih ederken, o kendi seçimini şu argümanla gerekçelendiriyordu: Bu dört bilge, düşüncelerini Tanrı veya vahiy gibi dış güçlere dayanmadan, sadece insanın kavrama yetisinden türetmektedirler.
Inoue, daha sonra Toyo Üniversitesi’ne dönüşecek olan bir Felsefe Akademisi kurdu. Mezuniyeti vesilesiyle başlatılan bu “Dört Dünya Bilgesi”ni onurlandırma töreni, o günden sonra bir gelenek haline gelerek Felsefe Akademisi ve Toyo Üniversitesi bünyesinde her yıl düzenli olarak gerçekleştirilmeye başlandı. 1904’ten itibaren ise kendisini “Felsefe Bahçesi” (Tetsugakudō) inşasına

adadı. Dünyanın dört bir yanından felsefi akımları ve düşünürleri temsil eden çok sayıdaki bahçe mimari unsurun merkezinde,

“Dört Dünya Bilgesi Anıtı” yer alır – duvarları dört ana yöne bakan kare bir salon7.

Bilgelerin isimleri sadece çatı kısmındaki ahşap tabelalarda bulunur:

İşte burada “Bilge Kant” yazısını görüyorsunuz.
Inoue Enryō’nun vasiyeti uyarınca, her yıl Kasım ayının ilk cumartesi günü7 bu dört bilge onuruna felsefi bir tören düzenlenmekte ve dört yıllık bir döngüyle her yıl bir bilge hakkında konuşma yapılmaktadır. Gelecek yıl sıra tekrar Immanuel Kant’ta olacak; Japonya gezisi planlayanların bilgisine!

Inoue Enryō, yolu Almanya’ya da düşen üç dünya gezisi yapmıştır8. Mayıs 1903’te Königsberg9’i ziyaret etti.

Notlarına göre, Königsberg Albertina’nın bahçesindeki “Kant’ın bronz heykeli önünde saygıyla eğilerek onu anmış” ve ardından Kant’ın şapka, baston, eldiven ve cep aynası gibi şahsi eşyalarının bulunduğu sergiyi gezmiştir. Öğleden sonra ise Immanuel Kant’ın Königsberg Katedrali’ndeki mezarını ziyaret etmiş ve kendisini “ulvi bir saygı ve derin bir hayranlık içinde” olarak betimlemiştir.
Inoue Enryō ve çağdaşları aracılığıyla, Batı felsefesinin ve Kant’ın tanınması süreci, zamanla Çin ve Kore’de de başlamıştır. Nüfusu epeyi yoğun Çin’deki duruma dair söylenecek çok şey vardır ama, zaman darlığı nedeniyle, şimdi Çinli filozof Bo Fang’ın 13. Uluslararası Kant Kongresi’nde sunduğu bir araştırma ile yetineceğim: Çin’de Kant’ın güncelliği her zamankinden daha canlıdır10,11!

Burada, 2020 yılı itibarıyla, başlıklarında Batılı filozofların isimleri (Karl Marx hariç) geçen yayınların sayısı gösterilmektedir; Kant, her iki kategoriye göre de Hegel, Heidegger veya Aristoteles’in önünde yer almaktadır.
Inoue Enryō’nun bu resimli rulosuyla, Doğu’da adeta ‘Dünya Felsefesine’ giden yol açılmıştı. Peki, bu konuda Batı’daki durum neydi?
Batı’nın Doğu ile filolojik düzeydeki ilgisi 19. yüzyılda başlamış olsa da, Doğu düşüncesi Batı felsefesinde pratikte göz ardı edilmeye devam ediyordu. Mevcut bilgiler, ağırlıklı olarak Hristiyan misyonerlerin raporlarıyla sınırlıydı ve bu metinler çoğunlukla Konfüçyüs hakkındaydı; Buda’nın insan doğasına dair derinlikli analizleri ise büyük ölçüde bilinmezliğini koruyordu12. 1814 yılında Upanişadlar’ın Latince çevirisini okuyan ilk filozof Arthur Schopenhauer oldu12. Schopenhauer’in Doğu bilgeliğine olan hayranlığı o kadar büyüktü ki, daha sonra kendisi ‘Frankfurtlu Buda’ lakabıyla anılacaktı13. 20. yüzyılda ise Nietzsche ve Hermann Hesse’nin eserleriyle birlikte çeviri faaliyetleri gözle görülür bir hız kazandı12.
Batı’nın Doğu’yu algılayışındaki asıl büyük ivme, 1957 yılında Karl Jaspers’in anıtsal eseri ‘Büyük Filozoflar14‘ (Die großen Philosophen) ile gerçekleşti. Bu eserle Doğu’nun düşünürleri, Batılı geniş bir kitleye ilk kez bu denli kapsamlı tanıtıldı. Jaspers’in de tarihteki ‘ölçü koyucu insanlar’ (maßgebende Menschen) olarak dört büyük ismi öne çıkarması dikkat çekicidir: Sokrates, Buda, Konfüçyüs ve İsa. Kant’ı ise Platon ve Augustinus ile birlikte ‘eserleri her daim doğurgan olan filozoflar’ (fortwährend zeugende Philosophen) kategorisine dahil etmiştir. Jaspers’in bu eseriyle birlikte, ‘Dünya Felsefesi’ vizyonu Batı’da da şekillenmeye başlamıştır.
Konuşmamın ikinci bölümüne geçiyorum: Günümüzde “hümanizm” kavramı altında özetleyebileceğimiz dört dünya bilgesinin ortak yönleri5. Bunları;

“Conditio Humana”ya (insanlık durumuna) olan kesin odaklanmaları, insanın doğasında var olan içgörü ya da akıldan türetilen ahlak ve bunun kendi kendini geliştirme süreci üzerinden ele almak istiyorum.
Sokrates ile başlıyorum:

Onun zamanında, düşüncenin odağı çoktan dış doğadan insanın iç dünyasına yönelmişti. Ancak çağdaşları olan Sofistler, “İnsan her şeyin ölçüsüdür” sloganıyla gerçeğin göreceli olduğunu iddia ederken, Sokrates herkes için bağlayıcı olan iyiliği yorulmak bilmeden aradı.
Onun ünlü “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” paradoksu, hakikat arayışının temelini oluşturur. O, hakikate yaklaşmak için her türlü görünür kesinliği sorguladı – mutlak hakikatin biz insanlar için kavranamaz kalacağını da çok iyi bilerek. Böylesi bir yaklaşımla, günümüzün eleştirel düşüncesinin temellerini attı.
Metafizik spekülasyonları reddetti ve “burada ve şimdi”ye, bugüne odaklandı. Ölüm cezasına çarptırılmış olmasına rağmen sakinliğini korudu ve “ölüm ya da ruhun akıbeti gibi, bilemeyeceği şeyler hakkında yargıda bulunmayı5” reddetti.
Sokrates, ahlakı eski mitlerden ve geleneklerden soyutladı15: Ona göre doğru davranış, yalnızca içgörüden, Logos’tan kaynaklanır15. “Laches” diyaloğu bu durumu açıkça ortaya koyar: Cesaret, onun için artık genel kabul görüldüğü gibi sadece savaş alanında bir askerin direnişi değil, dürüstlüğün sivil erdemiydi (integritet): çoğunluğun direnişine rağmen sınanmış bir inancı savunma gücü.
Sokrates için başarılı bir yaşamın anahtarı, mülkiyet ya da şöhret değil, sağduyu yoluyla kendi arzularını düzenlemekti.
Gelelim, Çin’in en eski bilgini Konfüçyüs‘e16:

Konfüçyüs, derin siyasi ve sosyal dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde yaşadı. Ölümünden kısa bir süre sonra, aynı zamanda “Yüz Düşünce Okulu”nun ortaya çıkmasına yol açan uzun bir savaş dönemi başladı. İmparatorluk döneminde öğretileri devlet ideolojisi haline getirildi ve iki bin yıl boyunca Doğu Asya’nın düzenini şekillendirdi. Komünist Halk Cumhuriyeti’nde başlangıçta gerici olarak reddedildikten sonra, bugün “Neokonfüçyüsçülük” olarak dikkate değer bir rönesans yaşamaktadır.
Öğretileri; öğrenciler, hükümdarlar vb. ile yaptığı kısa sohbetler aracılığıyla günümüze aktarılmıştır. Düşüncesinin merkezinde insanlık (Rén) – insancıllık17 yer alır. Amacı hem bireyde, hem ailede ve hem de toplumda uyum oluşturmaktı.
Onun sisteminde yargılayan ya da teselli eden bir Tanrı yer almaz17: Metafizik spekülasyonlar reddedilir. Bir öğrencisinin ölümle ilgili sorusuna kısa ve öz bir şekilde cevap verdi: “Henüz hayatı bilmiyorum. Ölüm hakkında nasıl bilgi verebilirim?”
Konfüçyüsçü ahlak, tamamen insanın ahlaki yeteneği olan erdeme (dé) dayanır. Buna giden yol, öğrenme ve radikal öz-yansıtma (öz-refleksiyon) yoluyla yaşam boyu süren kendini geliştirmedir. En ünlü sözlerinden biri bu görüşü özetler: “Öğrenmek ve öğrenileni sürekli uygulamak – bu bir mutluluk değil midir?17”.
Konfüçyüs için insan tamamlanmış bir varlık değil, her gün üzerinde çalışması gereken bir görevdir.
Şimdi grubun üçüncü üyesine kısaca bir göz atalım: Buda.

Buda’nın yaşadığı dönemde Hindistan, devasa bir düşünce tarihi dönüşümü içerisindeydi. Katı Brahmanizm dinine ve onun kast sistemine karşı, materyalizmden nihilizme ve radikal çileciliğe (asketikliğe) kadar uzanan çok sayıda düşünce okulu ortaya çıkmıştı18. Daha sonra Buda olacak olan Siddhartha Gautama, yaşamın varoluşsal sorularının cevabını yalnızca insanın kavrama yetisinde gördü ve “orta yol”u seçti.
Metafizik spekülasyonları ölümcül bir zaman kaybı olarak reddetti19,20. Evrenin sonsuz olup olmadığını ya da ruhun ölümsüz olup olmadığını bilmek isteyen bir öğrencisini; zehirli bir okla vurulmuş ancak onu kimin attığını, atıcının hangi kasttan geldiğini ve okun hangi ağaçtan yapıldığını tam olarak öğrenene kadar oku çıkarmayı ve yarayı tedavi ettirmeyi reddeden bir adama benzetti.
Kutsal metinlerin veya geleneklerin otoritesine körü körüne güvenmemeyi tavsiye etti21. Bunun yerine her insanın; kendisi ve başkaları için neyin yararlı veya zararlı olduğunu bizzat incelemesi gerektiğini savundu. Buda’ya göre her insan bu potansiyeli kendi içinde taşır.
Buda varoluşu bir hekim gibi analiz etti ve teşhisini koydu: Var olan her şey geçicidir. Arzulanan şeylere bağlanmak, istenmeyenleri reddetmek ve nesnelerin bu doğası hakkındaki bilgisizlik, insanı sürekli bir memnuniyetsizliğe, yani acıya sürükler. Ancak tam da bu içgörü, iyileşmenin anahtarıdır.
Onun erdem etiği (Sila) üç sütun üzerine kuruludur22: Konuşmayı, eylemi ve geçim tarzını ahlaki bir şekilde biçimlendirmek; somut olarak yalan söylememek, çalmamak ve başkalarına zarar vermemek. İnsan böylece, zihnin gelişimi için gerekli sükuneti sağlayacak bir içsel koruma duvarı inşa eder.
Ardından zihnin eğitilmesi gelir: Düşünceler, duyumlar ve tepkiler, onlarla özdeşleşmeden, yargısız bir şekilde gözlemlenmelidir. Böylece zamanla insan; içsel dürtülerden ve dışsal koşullardan bağımsız hareket etme özgürlüğünü yavaş yavaş kazanır.
Şimdi dördüncü dünya bilgesine geliyoruz: Immanuel Kant.

Kant’ın zamanında felsefede, gerçek bilgi kaynağı üzerine iki yüzyıldır süren bir tartışma hakimdi: Bilgi yalnızca akılda mı yoksa deneyimde mi yatar? Kant, düşünceyi radikal bir şekilde insanın kendisine döndürerek bu tartışmayı aşmış ve böylece her iki okulu birleştirmiştir. Ayrıca, insanlığın temel varoluşsal sorularına karşı bir tutum sergilemiştir. Bunları, günümüze kadar felsefenin koordinat sistemini oluşturan şu dört dünyaca ünlü temel soruda topladı: Neyi bilebilirim? Ne yapmalıyım? Neyi umabilirim? ve son olarak: İnsan nedir?
“Saf Aklın Eleştirisi” adlı eserinde en yüksek teorik standartlarla; Tanrı’nın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü veya mutlak insan özgürlüğü sorunu hakkında bilimsel bir yargıya varılamayacağını gösterdi23. Kant’a göre, insanda doğuştan var olan akıl, düşünme ve eylemlerimizin tek merciidir.
Aklın bu özerkliğinden; insanın kendi amaçlarını belirleme ve eylemlerinden sorumlu olma özgürlüğü doğar24. Meşhur Kategorik Buyruğu ile – “Öyle hareket et ki, eyleminin ilkesi aynı zamanda genel bir yasa haline gelebilsin” – özgür ve eşit haklara sahip vatandaşlardan oluşan modern toplumun ahlaki temelini tasarladı.
Kant’ın Görev Ahlakı biçimsel olarak –yani tamamen mantıksal inceleme yöntemi açısından– antik erdem öğretisinden farklı olsa da, bu Dört Bilge, ahlaki-sosyal öz-sorumluluğun özünde yeniden buluşur.
Kant için de kendini geliştirme, o dönemin anlamıyla sürekli bir “kendini ahlakileştirme” süreci vazgeçilmezdir. O, içimizdeki dürtülere daima dikkat etmemizi ve “kalbin zor anlaşılan derinliklerine inmemizi”25,26 öğütleyerek; içimizde yuvalanmış o “kötü niyetlere” karşı uyanık olmamızı ister. Kant’a göre, ancak kendi kusurlarımıza dair bu dürüst ve çoğu zaman acı verici farkındalık, “tüm insan bilgeliğinin başlangıcıdır”26.
Hanımefendiler ve beyefendiler,
Son olarak Kant’ın siyasi mirasını kısaca hafızalarımızda tazelemek istiyorum: Onun felsefi taslağı olan “Ebedi Barış Üzerine”28.

Antik dönemin bilgeleri hükümdarlarla yaptıkları görüşmelerde, onlara şiddetten kaçınma ve barış içinde bir arada yaşama konusundaki özel sorumluluklarını hatırlatmışlardı. Ardından gelen iki bin yıl boyunca bir çok devlet ve imparatorluklar oluşup yok oldu; bu süreçte halklar için devamlı acı, zulüm ve sefalet getiren savaşlar eşlik etti. Kant’ın zamanında da durum böyleydi. O dönemde hızla gelişen bilim ve teknolojiden ümit ve güç alan Aydınlanma Çağı’nda, bu gelişmelerin insanlığın kalıcı ve olumlu yolda ilerlemesine yol açıp açamayacağı sorusu gündeme getirilmişti. Bu konuda hem olumlu hem de olumsuz görüşler açıkça dile getiriliyordu.
Kant, 1784 yılında kaleme aldığı “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi” adlı eserinde insan doğasını ayrıntılı olarak analiz etti27. İnsanda “asosyal sosyallik” tespit etti. O, bizlerin bir yandan “hırs, hükmetme arzusu ya da açgözlülük” dürtüleriyle birbirimize karşı hareket ettiğimiz için “çarpık bir odundan yontulmuş” aksak özelliğimize rağmen, aynı zamanda iş birliğinin faydalı olduğuna dair bir içgörüye de sahip olduğumuzu gösterdi. Bu iki kutbun etkileşimi sayesinde insanlık, nihayetinde “güçlünün hukuku”ndan bir devlet çatısındaki “hukuk düzenine” evrilmiştir. Her ne kadar devletler kendi aralarında halen bir “güçlünün hukuku” içinde bulunsalar da, Kant, devletler için de bu “vahşi durumdan” kurtulmak için benzer imkânların mevcut olduğunu tanımladı.
Kant bu yaklaşımını, 1795 tarihli “Ebedi Barış Üzerine” eserinde geliştirdi. Öncelikle, sadece savaşın yokluğunun günümüzde henüz gerçek bir barış değil, sadece bir ateşkes devresi olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. Ama, gerçek yani ebedi barış imkânını kalıcı bir hukuk düzeninde gördü; bunu “en yüksek siyasi değer” olarak adlandırdı ve bunun için hukuki çerçeve koşullarını tanımladı: Özellikle, vatandaşların kendi anayasalarına, aynı zamanda savaş ve barışa kendilerinin karar verdiği devletlerden oluşan federe bir devletler birliği. Bu devletler arasında bundan böyle, özgür bireyler arasında olduğu gibi aynı ahlaki ilkeler geçerli olmalıydı: Ahde vefa, iç işlerine karışmama ve şiddetten kaçınma.
Kant, ebedi barışı ne içi boş bir ütopya ne de tarihin bir lütfu olarak gördü; aksine onu, aklın süreklilik arz eden bir görevi olarak kavradı. Bütün aksaklık ve gerilemelere rağmen, bu hedefe sonsuza dek ilerleyen bir yakınlaşma konusunda ‘temelli bir umut’ varlığını muhafaza etmektedir. Özgürlüğün bu durdurulamaz ilerleyişine bir kanıt olarak Fransız Devrimi’ni gösterdi29: Tüm dehşetine rağmen bu devrim dünyaya öyle bir coşku getirdi ki, Kant’a göre bu artık asla unutulamayacaktır.
1920’deki Milletler Cemiyeti ve 1945’teki Birleşmiş Milletler, en azından kısmen onun bu eserinden esinlenmiştir. Ancak günümüzde “güçlünün hukuku”nun bir rönesansını yaşıyoruz. Bu nedenle şu soru yeniden büyük bir güncellik kazanıyor: Dünya bilgeleri Sokrates, Buda, Konfüçyüs ve Kant, tüm gerilemelere rağmen ahlaki bir ilerlemenin gerçekten mümkün olabileceğine dair o sarsılmaz inancı nereden alıyorlardı?
Kant, bu güven ve umudunun kaynağını “Pratik Aklın Eleştirisi”nin sonunda o unutulmaz sözlerle betimlemiştir30:

“İki şey, üzerinde ne kadar sık ve sürekli düşünüldükçe, zihni her zamankinden daha yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile dolu kılar:
Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.
Her ikisini de önümde görüyor ve onları doğrudan varlığımın bilinciyle bağlantılıyorum”
Bu anlamda, doğum günü çocuğumuzun onuruna hep birlikte keyifli saatler geçirmemizi diler ve hepinize ilginiz ve sabrınız için çok teşekkür ederim!
Kaynakça
1. Schwentker, Wolfgang. (2022). Geschichte Japans. C.H.Beck Verlag.
2. Toyohara Kunichika (1835-1900). 2006. Eine Untersuchung seiner Meiji-zeitlichen Farbholzschnitte unter besonderer Betrachtung der Rezeption von bunmei kaika (Zivilisation und Aufklärung), Dissertation, Philosophischen Fakultät der Rheinischen Friedrich-Wilhelms-Universität zu Bonn, S. 35
3. Iwakura Mission: https://www.jacar.go.jp/english/exhibition/iwakura_en/person/index.html
4. Elberfeld, Rolf. (2004). Philosophie in Japan – Japanische Philosophie. Perspektiven der Philosophiegeschichtsschreibung im 20. Jahrhundert, in: Polylog. Zeitschrift für interkulturelles Philosophieren, 10/11:2004, S.53
5. Schulzer, Rainer. (2023). Die Vier Weisen im Garten der Philosophie, Anfangsgründe eines globalen Humanismus. Verlag Karl Alber
6. Schulzer, Rainer. (2018). Inoue Enryo: A Philosophical Portrait. State University of New York Press, Albany
7. Webseite Garten der Philosophie-Tetsugakudo: https://www.tetsugakudo.jp/en/movie2/enmovie5.html, 19.02.2026
8. Takemura, Makio. (2012). The Life of Inoue Enryo, Toyo University History Booklet -1: https://www.google.com/search?q=Toyo+University+History+Booklet+1
9. Reisenotizen Inoue_u.a. zu Königsberg/Übersetzung.pdf
10. Bo, Fang (2022). Enlightenment and the Historical Dimension of Public Reason. In De Gruyter, THE COURT OF REASON, Proceedings of the 13th International Kant Congress (1335-1343).De Gruyter.
11. Zhao Tingyang. (2021). Alles unter dem Himmel. Vergangenheit und Zukunft der Weltordnung. Suhrkamp Verlag
12. Sebastian Gäb. Reception Buddhismus im Westen: https://www.youtube.com/watch?v=2d4J_BCEY4E, 19.02.2026
13. Schubbe D., Koßler M. (Hg.). Schopenhauer Handbuch, Leben – Werk – Wirkung, J.B. Metzler Verlag, 2. Auflage, S. 11. (1864b1d96cf1ea09ffff800cfffffff0.pdf)
14. Jaspers, Karl. (2007). Die großen Philosophen. Hohe Verlag
15. Gerhardt, Volker (2023). Das epochale Exempel des Sokrates. In: Schulzer, Rainer. (2023). Die Vier Weisen im Garten der Philosophie, Anfangsgründe eines globalen Humanismus. Verlag Karl Alber, S. 129-130
16. Sebastian Gäb. Konfuzius: https://www.youtube.com/watch?v=9dgUia5a86E
17. Yoshida Kohei. (2023). Die Welt der konfuzianischen Gespräche. In: Schulzer, Rainer. (2023). Die Vier Weisen im Garten der Philosophie, Anfangsgründe eines globalen Humanismus. Verlag Karl Alber, S. 99-11
18. Sebastian Gäb. Buddha: https://www.youtube.com/playlist?list=PLUAKT2TAMtbEwWcPDh1e0RyeHtrowDxyA
19. Schulzer, Rainer. (2023). Die Vier Weisen im Garten der Philosophie, Anfangsgründe eines globalen Humanismus. Verlag Karl Alber, S. 27
20. Bhikkhu, Bodhi. (2008). In den Worten des Buddha, mit einem Vorwort des Dalai Lama. Verlag Beyerlein Steinschulte. S. 216-219, MN 63
21. Bhikkhu, Bodhi. (2008). In den Worten des Buddha, mit einem Vorwort des Dalai Lama. Verlag Beyerlein Steinschulte. S. 82-85, AN 3:65
22. Bhikkhu, Bodhi. (2008). In den Worten des Buddha, mit einem Vorwort des Dalai Lama. Verlag Beyerlein Steinschulte. S. 211, 224-225 SN 45:8
23. Schulzer, Rainer. (2023). Die Vier Weisen im Garten der Philosophie, Anfangsgründe eines globalen Humanismus. Verlag Karl Alber, S. 27
24. Kant, AA V, 8ff
25. Elberfeld, Rolf. (2013). Kants Tugendlehre und buddhistische Übung: Auf dem Weg zu einer kulturoffenen und kritischen Kultivierungspraxis, in: Dimensionen der Selbstkultivierung: Beiträge des Forums für Asiatische Philosophie, hg. v. Marcus Schmücker u. Fabian Heubel, Freiburg/München: Alber, 2013, 27-63.
26. Kant, AA VI, 441
27. Kant, AA VIII,S. 15-31
28. Kant, AA VIII,S. 341-386
29. Kant, AA VII, 79-94
30. Kant, AA V, 161
